Anasayfa / Anı / Bir Zamanlar Türkiye’de
Bir Zamanlar Türkiye’de

Bir Zamanlar Türkiye’de

Yaklaşık 100 kişinin yattığı yatakhane salonunda, o sabah kalktığımda terliklerimi bulamamıştım. Gece boyunca akan yağmurla damdan akan suyun yatakhane zemininde birikmesi sonucu bir köşede yüzer haldeydiler. Pijamamı ıslatmadan parmak uçlarımla ilerleyerek terliklerimi buldum. Yatakhanemizde kalorifer çalışmadığı için geceleri yün kazak, bere hatta eldivenle yatağa girerdik. Dolaplarımız aynı salon içerisindeydi ki buna şimdilik şükrediyorduk.

1983-1990 yılları arasında İzmir Bornova Anadolu Lisesi‘nde yatılı olarak okudum. Bu okul Türkiye’nin en modern şehirlerinden birinde o zamanların en popüler okullarından biriydi. Buraya gelmek için çok çaba harcamıştım, vazgeçip, çekip gitmeyi içime sindiremezdim.

Yatakhanemiz bir deprem sonucu her an yıkılabilir raporu almış eski bir bina idi. Nitekim yatakhane girişindeki salonun ortası hafif göçüktü. Yeni bir yatakhane yapacak ödenek olmamasından dolayı binayı köşelerinden güçlendirmişlerdi. Ardından yatakhane altındaki yemekhanenin ortasından destek olsun diye demir direkler dikmişlerdi. Yatakhanenin eskiliğinden işi, sorunu hiç bitmezdi. Her sorun da kolay kolay çözülmezdi. Başucumdaki cam çoğu zaman kırık olur, kış geldi mi hastalıktan kurtulmazdım. Tuvaletlerimizin de tadilatta olduğu, tuvaletsiz kaldığımız zamanlar bile oldu.

Sıcak su hafta sonları belli saatler arasında, kısa bir süreliğine gelirdi. Ama kaynama derecesinde bir sıcaklıkla akardı. Yani ortası olmazdı, ya haşlanacak ya da donacaktık. Suyun artık bitip de soğuğa dönme anını kollar o esnada yıkanmaya çalışırdık. Tabii büyük sınıflardan bize sıra gelirse çünkü orman kanunları hakimdi yatakhanede. Büyükler küçükleri ezer, küçükler de ezmek için büyümeyi beklerdi.

Özellikle akşamları ve hafta sonları yemeklerimiz çok kötü çıkardı. Yemekten bir böceğin çıkması neredeyse sıradan bir olaydı. BAL’dan sonraki hayatımda uzun bir süre, bende bıraktığı anılardan dolayı bulgur pilavı yemedim. Bu sebeple herkes hafta sonu evci çıktığında yanında yiyecek bir şeyler getirirdi. Annem her seferinde bana beyaz elma ve üzerine şeker serpilmiş kurabiye koyardı. Kurabiyeler iki günde taş gibi olsa da kolay kolay bozulmazlardı. Elma da çürüse dahi çürük yerlerini sıyırır yerdik. Bu kadar yiyeceğin olduğu bir yatakhanede fare olmazdı ama sıçan olurdu. Bir gün ucu sivri bir çubuk olan, yangın söndürme aletlerinden biri ile bir dolabın arkasına sıkıştırdığımız sıçanı öldürmüş ve yatakhane ortasında etrafında dönerek gluglu dansı yapıyorduk ki müdür muavinine yakalandık. Müdür muavini ne yapsın? Neden çığrışıp duruyorsunuz böyle diye kızsa o yatakhanede olmaması gereken bir sıçan var ortada.

Tadilatlardan birinde, bina üzerindeki yükü ve üzerimizdeki riski azaltmak için, hepimizi yan binadaki iki tuvaleti olan konferans salonuna taşıdılar. Bu sefer yaklaşık 500 kişi koca bir salonda yatıyorduk. Konferans salonuydu ama geceleri horlama ve yellenme sesleriyle konser salonuna dönüyordu. Esas sorun ise dolaplarımızı diğer binada bırakmalarıydı. Kışın sabah ayazında pijamalarımızla kalkar, giyinmek için diğer binaya geçerdik. Yataklardan arındırılmış eski yatakhanenin geniş salonunda ise akşamları, hocalar el ayak çektikten sonra, futbol turnuvaları düzenlenirdi.

Bir de mescitimiz vardı okulda, halısı devamlı rutubetli olurdu, buram buram çorap kokardı. Her ne kadar sözde özgür irademizle namaz kılmayı seçiyor gibi görünsek de gerçekler öyle değildi. En sevmediğim ders edebiyattı. Bir keresinde sınavdan 2 almıştım. Durumum içler acısıydı. Genelde kitap okuma alışkanlığımız yoktu. 12 Eylül sonrası dönemdi ve dolaplarımızda her kitabı bulunduramazdık. Hangi kitabın sakıncalı olabileceğini de bilemezdik. En iyisi kitap okumamaktı. Edebiyattan aldığım düşük nottan sonra edebiyat öğretmeninin hareketlerini gözlemlemeye başladım. Mescitte namaz kılıyordu. Ben de aynı saatlerde onunla beraber namaza gitmeye başladım. Beni mescitte gördüğünde bana aferin bakışı atıyor ben de ha gayret Serdar olacak bu iş diyordum. Sonraki sınavda edebiyattan 7 aldım. 4,5’tan 5 alıp kurtardım.

Bir gün okulumuza Kenan Evren gelecek dediler. Bir telaş, bir hazırlanma hali… Kenan Evren geldi teftişlerini yaptı. Bize dediler ki “Kenan Evren’i gördüğünüzde Kenan Paşa diye bağıracaksınız.” Kalabalığın arasında yönetim binasının çıkışında bekliyoruz. O zamanlar boyum kısa zıpladım zıpladım görmek için, bir yandan da bağırıyorum “Kenan Paşa, Kenan Paşa” diye. Sadece beyaz saçlarını görebildiğim birisi önümüzden hızla geçti. Yemekhaneyi de tabi teftiş etmiş ve beğenmemiş. Çünkü gördüğü bardaklardan birisinin köşesi çatlakmış. Vay efendim bu nasıl olurmuş. O güne kadar cam olan bardaklarımız derhal metalleriyle değiştirildi. Böylece bizler kırılmaz bardaklara kavuşmuş olduk ve aslında bizim için hiç de önemli olmayan bir sorun da çözülmüş oldu. Ancak bu sefer metal bardaklar kısa süre içinde paslanmaya başladılar. Bardakların içi paslı olmasına rağmen yine de hem suyu hem de çayı onlarla içmeye devam ediyorduk. Tabi içini de göremediğimiz için ne içtiğimizi bilmeden.

Sularımız musluklardan rakı kıvamında, beyaz çıkardı. Belki içinde anason ve alkol yoktu ama neredeyse sudan daha fazla klor vardı. Bir gün eski su depomuz denetlenirken, bilmiyorum içinde ne buldularsa artık, yeteri kadar temiz olmadığı anlaşılmış. Ne yapalım, ne yapalım diye düşünmüşler. Temizletip yenisini yaptıracak para yok. Basalım kloru demişler. Ama ne klor, ne klor. Su, su değil, kolonya niyetine kullanabilirsiniz. Uzun bir süre o suyu içtik biz. Sularımızı genelde tuvalet musluklarından içerdik.

Aslında, o zamanlarda anadolu liselerinde olan yoğunlaştırılmış yabancı dil eğitimi dışında aldığımız eğitimin kalitesi açısından normal liseden hiçbir farkı yoktu. BAL’ı daha başarılıymış gibi gösteren oraya seçilerek gelmiş öğrencilerdi. Çok güzel arkadaşlıklarımız, eğlenceli zamanlarmız da oldu. O yıllarda yaşadıklarımızı çok fazla sorgulamazdık, bu okul daha iyi yönetilme şansı olsaydı ve bizlerin daha iyi şartlarda yatılı okuma şansımız olsaydı bu zaten yapılırdı diye düşünürdük. 7 yıl başka türlü nasıl geçebilirdi ki? Zamanla yaşadığımız olayları tiye alan bir espiri anlayışı geliştirmiştik. Hayatımız bir çeşit kara mizahtı.

Okulda kaldığımız cumartesileri, sabah çarşı iznimizi kullanmadan önce nizamiyedeki küçük kulübesinde, eski koltuğunda oturan santral görevlimiz Mehmet Abi’nin yanına gider, hepimiz sırayla memleketi aramak için telefon yazdırırdık. Telefonu yazdırdıktan sonra yarım saat, bir saat bekler, annemiz veya babamızla konuşurduk. Sorarlardı “oğlum nasılsın?” diye. Ne diyelim şimdi, kötüyüz mü diyelim, anlatsak ne fayda? Bir ihtiyacın var mı diye sorarlardı. Ne diyeyim, yemekler kötü mü diyeyim, bu okulun rezilliklerinden bıktım mı diyeyim, annecim seni çok özledim, babamı çok özledim, sıcak evimizde sizlerle olmak istiyorum mu diyeyim. Evet çocuktum belki ama serde erkeklik var, gurur var, diyemezdim.

Hakkında Serdar Yağcı

Başlamanın en iyi yolu, konuşmayı kesip, yapmaya koyulmaktır.

6 yorum

  1. İzmir Bornova Anadolu Lisesi; ilkokuldan sonraki yedi yılımın yatılı olarak geçtiği, acı tatlı çocukça nice anılarımın yaşandığı meşhur okul.

    Uzun ince yaklaşık bir kilometre boyunca her iki tarafı çam ağaçları ile çevrili güzel bir yoldan ulaşılan bu okul yerleşim merkezinden uzak, otostop dışında ulaşımı mümkün olmayan özellikleriyle benim için kimi zaman bir hapishaneyi, kimi zaman bir askeri birliği, kimi zamanda cizvit rahip-rabilerinin yetiştirildiği manastırları çağrıştırıyordu. Ama herşeye rağmen güzel arkadaşlıklarımız sayesinde sürdürülebilir bir hale getirmeyi başarabiliyorduk.

    Okulun kendine ait bir korusu ve geçilmesi yasak olan bu alanda Rum mimarisi ile yapılmış güzel taş evler vardı. Bu alan benim için başka bir ülke, başka bir zaman, başka bir hayat gibiydi. Buralarda geçmişte son derece hoş ve güzel insanların yaşadığını hissedebiliyordum. Hatta bir keresinde üzerinde üzüm ve asma yaprakları olan ortası delik yunanca yazıların olduğu bu insanlara ait bir madeni para bile bulmuştum. Bu parayı halen saklarım.

    Okula dair ilk olarak aklıma gelen, kesinlikle unutamayacağım kişilerden birincisi yatakhane ve yatılı öğrencilerden sorumlu öğretmen Mustafa Boran’dır. Sanki öğretmen değil bir komutan bizlerde askerdik. Son derece disiplinli, bir o kadar da ruhumu daraltan bir öğretmenimizdi, neyseki çok uzun yıllar bizlerle beraber olmadı. Hatırladığım kadarıyla ya emekli olmuştu ya da tayini çıkmıştı. Gargamel, Yeşil, Dehşet Neşet, Zubari diğer hatırlayabildiğim kendilerine ait özel lakapları olan değerli öğretmenlerimizdir.

    Bir de Hürkan diye bir arkadaşımız vardı ki (namı diğer Çaycı) hemen hemen herkesin lakabını koyan ve herkesinde buna riayet ettiği, oldukça hareketli, sevimli ve haylaz bir kardeşimizdi. Kendisini liseden sonra İstanbul da görme şansım olmuştu. Filmlerdeki jönlerin giydiği gibi bir fotür şapkası ile ilginç bir poz veriyordu. Biz üniversite okuyacağız diye uğraşırken kendisi hem üniversitede okuyor hem de Romanya da ilk özel sektör girişimlerinin örneklerini veriyordu. Uzun yıllar Romanya’da yaşadı. Yanına gidip gelen sevgili Taytıs’ın anlattıklarına göre kendisi bu ülkede önemli konumlara gelmiş ve uzun yıllar sosyalizmle ile fakirleşen bu ülkede önemli fırsatlar yakalamıştı.

    Taytıs da (gerçek adı Kasım Murat Bıyıklı) ilerleyen yıllarda aramıza katılmış değerli bir arkadaşımızdı. İlk günlerinde Manisa’dan emniyet müdürü olan babasının makam arabası, şöförü ve korumaları ile okula geldiğinden, sabahları bayrak töreninde bütün dikkatleri üzerine çekerdi. Bütün öğretmenler onun kim olduğunu birbirlerine bazende bize sorarak öğrenmeye çalışırlardı.

    Bu sitesinin sahibi Serdar Yağcı’dan da bahsetmeden geçmemek lazım mutlaka. Çalışkan, ciddi ve disiplinli bir öğrenciydi. Sınıftan yatakhaneye – yatakhaneden yemekhaneye; yemekhaneden etüd sınıfına örnek bir öğrenciydi. Dolabının anahtarını bir ipe geçirip boynunda taşırdı. Sevimli ve her zaman güleryüzlüydü. Onunla ilgili unutamayacağım en önemli detay, o yıllarda yani banka kartlarının, ATM lerin yeni görünmeye başladığı; kredi kartlarının belirli kişilere verildiği yıllarda kendisinin bir kredi kartı olmasıydı. Ama o bunu hiçbir zaman belli etmez; etrafına hava atmaya teşebbüs bile etmezdi.

    Tantana, Köfte, Gebe, Elma Kurdu, Adalı, İnek bazı arkadaşlarımızın lakaplarıydı. Bana da Dede derlerdi bu arada.

    Okulda yatılı öğrenciler olduğu gibi gündüzlü öğrencilerde vardı. Çoğunlukla İzmir’li olan bu arkadaşlarımız servis araçları ile gidip gelirlerdi. Büyük şehirde yaşamanın tüm imkanlarınından maksimum düzeyde faydalanan genelde kalburüstü ailelerin çocukları olan bu arkadaşlarımız dış dünya ile irtibatımız sağlar, ihtiyacımız olan eşyaları sipariş ettiğimizde temin ederlerdi.

    Hatırlayamadığım nice anı ve belki isimlerini bile unutmuş olduğum nice arkadaşlarıma da selam ederim.

    • Sevgili Dinçer yukarıdaki fotoğrafta mavi pijamalı bereli arkadaşımızdır. Kendisiyle arkadaşlığımız bundan 32 yıl öncesine 1980 yılına dayanır. İlkokulu aynı sınıfta, ortaokul ve liseyi de aynı okulda okuduk.

      Bahsettiğin kartı hatırladım. O enişteme ait bir ATM kartı idi. İhtiyaç duyduğumda, başım sıkışırsa kullanmam için vermişti. 🙂

      Hürkan’ı malesef bundan 3-5 yıl önce bir kalp krizi sonucu kaybettik. Kendisi bu yazıyla anmış olduk. Mekanı cennet olsun.

      Paylaşımın için teşekkürler Dinçeercim…

  2. Serdar benden küçük. Onun bile yıllanmış anıları ve dostları var. İyice yaşlandığımı bir daha anladım. 🙁

    • Bu haftasonu BAL90’ın 25 yıl kutlamaları vardı. Bazı arkadaşlarımı hatırlayamadım ve kendimi bu sefer gerçekten yaşlanmış hissettim. Arkadaşlarla beraber olmanın mutluluğunun yanında geçen 25 yılın idrakinin verdiği hüzün birbirine karıştı. Ağlamak ve Gülmekj arasında gittim, geldim…
      Teşekkürler katkın için Müjdatcım…

  3. Nasıl unutulur ki o eski okul anıları yaşanırken kıymeti bilinmiyor ama yıllar sonra hatırlanınca insana tebessüm ettiriyor çok iyi hatırlıyorum öğretmenin projeksiyonun açılmasını istemesi üzerine bir arkadaş suratındaki yavşak ifadeyle “hocam,can çok güzel parmak atıyor o açsın.” demişti.saygı değer hocamızın verdiği cevap ise bütün sınıfı kahkahalara boğmuştu:”tadına baktın mı da biliyorsun neler neler yapmadık ki sigara içerken çatı yalıtımını mı yakmadık 10 metre yükseklikten 20 kişi mi atlamadık daha burada anlatılmayacak neler neler güzeldi o yıllar güzeldi 🙂

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Scroll To Top