Anasayfa / Sağlık / Legolar ve Maydanoz İle Buluşmamız
Legolar ve Maydanoz İle Buluşmamız

Legolar ve Maydanoz İle Buluşmamız

Yazı ve Fotoğraf © Müjdat Üzel

Hekim olmak dünya üzerindeki her canlıyı farklı bir gözle algılamama sebep oluyor. Toplumun genel algısından ve değerlendirmelerinden  farklı düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Hatta zorunda değil böyle hissediyorsunuz.

Vejetaryenlik en basit ve bilinen açıklaması ile et yemezlik olarak biliniyor. Fakat birçok alt gurubu var. Tanımı çok daha geniş. Hayvansal hiçbir gıdayı besin olarak yemeyenler var. Örneğin bir pasta üzerinde  jelatin ile yapılmış süslemeler olduğu için bunu yemeyenler var. Süt içebilen alt gurupları var. Yumurta yiyenleri var. Oldukça geniş bir aile.

Vejetaryenlik, Budizm’den Hristiyanlığa kadar bazı dini inançlar sebebi ile tercih edilebiliyormuş. Türkiye’de benim çevremdeki insanlar  arasında Budist olduğunu sanmıyorum. Hristiyan vardır muhtemelen.  Ama ülkemdeki hatta dünya üzerindeki birçok vejetaryenin tercih sebebi hayvan sevgisi. Tipik sözleri şunlar ya da buna benzer bir şeyler: Nefes alan, hareket eden bir canlıyı yiyemem. O da bir canlı. Soluk alıp veriyor, hareket ediyor, yavruları var. Bu, yazımda üzerinde bir şeyler söylemek istediğim iki klişe sözün ilki idi. İkincisi de şu: Beslenmek için hayvansal gıdalara ihtiyacımız yok.

Gariptir ki vejetaryenler ile hiçbir alıp veremediğim yok. Hayvan sever miyim? Elbette. Derdim ne peki? Sadece söyleyip durdukları bu  iki cümle var ya işte onlara  karşıyım. Bana doğru ve mantıklı gelmiyor. Belki bu yazıyı okuyan bir vejetaryen olur. Bu geniş aile içinde bir ses getiririm. Doktorlar bizim lafları beğenmiyorlar. Haklı olabilirler. Başka açıklama geliştirelim. diyebilirler. Hatta desinler. Benim hayat görüşüme temel teşkil eden iki dayanağın içinin boş olduğunu söyleseler üzülürdüm.

Önce hayatın devamı için hayvansal gıdalara ihtiyacımız yok kısmı ile başlamak istiyorum.Vejetaryen beslenme bir açıdan çok sağlıklıdır. Antioksidan maddeler ile dolu taze meyve ve sebze tüketmek başta kanserler olmak üzere bizi birçok hastalığa  karşı korur. Mesela kolon kanserlerine karşı kesin ve kanıtlanmış koruyucu etkisi vardır.Ama beslenme işi bu kadar basit değildir. Ağzımızın içinde et koparıp çiğnememize yardım edecek evrimden kalma köpek dişlerimiz vardır mesela. Sadece sebze meyve yememiz gerekse idi bu dişler olur muydu? Yeni doğan bir bebek neden süt içer? Bebeği olan bir anne neden süt yapar? Gebe bir kadına veya gelişmekte olan bir çocuğa neden protein ağırlıklı beslenmesi salık verilir? Bunlar değişmez bir tıbbi gerçeğin gereğidir. İnsan hayatı boyunca proteine ihtiyaç duyar.Bazı dönemlerde bu ihtiyaç artar.Söylediğim gibi gebelik, büyüme ve gelişme dönemleri bunların en ünlüleridir. Gebe bir annenin aldığı( ya da almadığı)  protein karnındaki bebeğin en başta gelecek hayatındaki zekası olmak üzere sağlıklı bir hayat sürmesi ile yakından ilişkilidir. Ne olacak? Mercimek yeriz olur biter diyenleri duyar gibiyim. Ama ne yazık ki bitkisel kaynaklı proteinler  ile hayvansal proteinler arasında nitelik, nicelik açısından dağlar kadar fark vardır. Bilimsel bir makale yazmıyor olduğum için şanslısınız.Yoksa bu yazı çok sıkıcı bir hal alabilirdi.Vitamini, minerali, aminoasidi derken sayfayı kapatıp fasbük sayfalarına dönmeniz içten bile değil. Kısaca hayatın devamı için hayvansal gıdalara ihtiyacımız yok söylemi gerçekler ile yoğrulmuş halde şu şekilde söylenebilir: Sağlıklı bir hayatın devamı için hayvansal gıdalara kesinlikle ihtiyacımız vardır.Bazı dönemlerde bu ihtiyaç daha da  artar.Gebelik ve büyüme gelişmeyi saydık. Başka örnekler de vereyim: Ağır hastalıklar ve  iyileşme dönemleri, kanser gibi tüketici hastalıklar, crush sendromu dediğimiz ağır vücut travmaları sonrası, fazla miktarda kan kaybettiğimiz durumlar… Yoğun bakımda  damardan beslenen bir hastaya hiç kimse gingo bilboa  serumu ya da  maydanoz kürü vermez ne yazık ki. Damarından protein ve yağ  içerikleri ile zenginleştirilmiş yüksek kalorili bir sıvı verirler. Beslenmenin sağlıklısı her bir besin gurubundan tüketmekle olur. Sanılanın aksine ıspanak öyle demir memir içermez.

İkinci  söylem: ‘Nefes alan, koşan, yavruları olan, ses çıkaran bir şeyi yiyemem. Acı çeker. Çünkü o bir ‘canlı’ . Başta açıklamaya çalıştığım yere geldik.Hekimin herkesten farklı bir bakışı olduğu  kısıma.Benim için canlı tanımı biraz daha geniş.Hatta çok ama çok daha geniş.

Bence dünyanın en büyük yanılgısı sadece kendi yeteneklerimiz ve bilgimiz ile her şeyi değerlendirmeye kalkmak olmalı.Bir bitkinin cansız olduğu  sonucuna nasıl vardık? Hareket etmediği için mi? Ses çıkarmadığına nasıl inandık? Nefes alıp vermediğini kim söyledi?

İnsan kulağı 20 ile 20.000 Hertz arasındaki sesleri duyabiliyor. Biz bir şey duyamıyorsak başka ses yoktur diyebilir miyiz? Bu frekansların altında infrases(infrasound) ve üstünde ultrases(ultrasound)var.Gözümüzde aynı şekilde mor ötesi ışığı algılayamıyor. Yeteneklerimiz bu kadar diye başka ışık yoktur diyebilir miyiz? İki saniye bir marula  bakıp bu hareket etmiyor öyle ise cansızdır sonucuna varabilir miyiz? Bir ağacı dinleyip ses çıkmadı o halde solunum yapmıyor diyebilir miyiz?

Canlı her hücre solunum yapar. Solunum sadece bizde nefes alıp vermek anlamına gelir. Aslında canlının enerji ve yapıtaşı üretmek için kullandığı yoldur. Yani bir ağaçta solunum yapar. Oksijen alır ve karbondioksit verir. ama gün ışığında bunun yanı sıra yapıtaşı yapabilmek için karbon atomlarını alıp kendine ekler. Bu esnada dışarıya verdiği oksijen sadece  tükettiği oksijenden fazladır.Okyanusların dibindeki sıcak sularda yaşayan bakterilerde bir çeşit solunum yapar. Kükürt dioksidin oksijenini alma çabasındadır. Oksijensiz ortamda mayalarda bir yolunu bulup bir şekilde enerji ve yapı taşı üretmenin bir yolunu bulmuşlardır.

Canlı olmanın en temel, değişmez, karşı durulamaz bir ortak noktası vardır: Üremek. Bu yüzden grip oluruz.Grip virüsü üremenin derdindedir. Okyanus somonları kilometrelerce  nehirde  akıntıya  karşı yüzüp yumurtalarını bırakıp ölürler. Dertleri üremektir. Kestane, mercimek, barbunya, elma, portakal aslında cansız şeyler değil birer bebektir, yavrudur. O bitkinin üreme şeklidir. Doğurmuyor diye onu cansız saymak  sağlıklı bir düşünce yapısının sonucu olamaz.

Karbon, hidrojen, oksijen ve azot organik atomlardır. Hayatın yapıtaşlarıdır. Legolar gibi… Her hücre bir şekilde bunları kendisine göre birleştirir. Kimisi tek hücreli bir amip olarak yaşar, kimisi orkide olur, kimisi insan, kimisi koyun. Üstelik en temelde bu hücrelerin içinde gerçekleşen kimyasal olaylarda büyük ortak noktalar vardır.

Koyunun yerden koparıp çiğnediği ot en az kendisi kadar canlıdır.

Şimdi deniz kenarında boş bir iskeleye bakıyorum. Sahilde akşam saatlerinde kalabalık olmayan bir restorandayım.  İskele, tıpkı üzerinde oturduğum sandalye ve masa gibi ağaçtan yapılmış. Tatlı bir yaz rüzgarı saçlarımı uçuşturuyor. Huzur ve mutluluk içindeyim. Biramdan aldığım yudumla beraber ağzımın içindeki milyonlarca bakteriden binlercesi midemin asidinde  eriyip sindiriliyorlar. Onların legolarını yeniden şekillendirmek için parçalıyorum. Kuru yemiş kasem ateşte öldürülmüş  yüzlerce bebekten oluşuyor: Fındık, leblebi, badem, ayçiçeği, fıstık… Köftemin yanındaki  kızarmış patates en az köfte kadar mutlu ya da mutsuz.

O iskele, oturduğum masa ve sandalye insan kemiklerinden yapılmış olsa idi benim için bir şey değişmezdi.

Masama gelen salatadan maydanoz bana sesleniyor: Ben de canlıyım.

Hakkında Müjdat Üzel

1970 model bir hekim.Kendisine ilginç gelen şeylerin peşine düşmesi en sevdiği özelliği. Bunlar insanların ilgisini çekmese de durum değişmiyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Scroll To Top